Sezgin Kaymaz Edebiyatı’nın Akademik incelemesi

Sezgin Kaymaz’ın (Kün, Deccal’ın Hatırı, Kısas) Romanlarında Ağız, Kesimsel Dil ve Bağımsız Dolaylı Konuşma / Düşünce Aktarımları

* Prof. Dr. Ünsal Özünlü

Bu yazının inceleme odağı, bu makalenin yazıldığı tarih itibarı ile basılı 11 romanıyla çağdaş Türk romancılarından Sezgin Kaymaz’ın yazının başlığında anılan üç romanındaki bölgesel ağız, kesimsel dil ve romanların içindeki bazı konuşma / düşünce aktarımları ile 1980’li yıllarda birkaç dersimi alan çok başarılı öğrencim sevgili Sezgin Kaymaz’ın yaşamda gösterdiği kararlılık ve başarı isteğinin romanlarında yansımasına dikkat çekmektir.

Sezgin Kaymaz, Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi Bölümü’ndeki öğrenciliğini son sınıfa kadar sürdürmesine ve bölüm derslerinden ve İngilizce’den hiçbir sorunu olmamasına ve bölüm derslerinin hepsinden geçerli notlar almasına karşın, genel ders izlencesinin gereği olarak ilk sınıflarda alması zorunlu olan Türkçe dersinden geçemediği söylendiği için kızıp üniversiteden ayrılmış, daha sonra Hukuk Fakültesi’ne girip orayı da üçüncü sınıftan terk etmiş, bu arada daha öğrencilik yıllarında başlayıp sürdürdüğü hentbolda antrenörlük ve Voleybol Federasyonu’nda idareciliğe kadar yükselmiştir. Sezgin Kaymaz, Hacettepe’deki öğrencilik yıllarını, arkadaşlarının ve hocalarının bazılarını Kaptanın Teknesi adındaki 2. romanıyla dile getirir. Sezgin Kaymaz bu makalenin yazıldığı tarih itibarı ile 11 romanıyla çağdaş Türk yazınının en sevilen romancılarından birisidir.

Yazma eylemini yaşamaya benzetirler. Yaşamak birtakım güçlüklere göğüs germektir. Yazma eylemi için de karşılaşılan güçlüklere göğüs germek gerekir. Üstelik bu güçlükler kişinin kendi dışından kaynaklanıyorsa, bunlarla savaşmak gerçekten zor olur. Güçlüklerin en başında, İngilizce’de ‘writer’s block’ dedikleri, yazarın aklına / kalemine takılan bir engel, ya da çengel gelir.

Yazar günlerce, aylarca, bazen de yıllarca bir tek sözcük bile yazamadan günlerini geçirir. Yazarın ölümü, bir bakıma, işte böyle engellerle olur. Nice yazar yazı yaşamında bunun gibi engellerle karşılaşmıştır. Kimisi bununla savaşarak bir süre sonra onu yener; kimisi ise bu engel tarafından tarafından yenilir, yiter gider. Yazın yaşamı böyle iki ayrı odakta yaşayan insanlarla doludur. Giriştikleri savaştan zaferle çıkanlar, göğüslerini gere gere yapıtlarını sergilerler, çünkü onlar kendilerini çelmelemek isteyen hiçbir engele yenilmemişlerdir. Sezgin Kaymaz ile Ömer Demircan, biri yazın, diğeri dilbilim alanında verdikleri yaşam savaşımından zaferle çıkmış iki başarılı insan ve kendi alanında parıldayan yapıtları. Bir zamanlar gördüğüm bir filmin başlarında, herkesi olduğu gibi beni de çok etkileyen bir yazı vardı: “Dünyada ne yapılırsa evrende yankılanır.” Sezgin Kaymaz’ın yapıtları yankılanmaya çoktan başladı ve her zaman da yankılanmayı sürdürecek görünüyor.

Aşağıdaki incelemede roman dünyasında kendine özgü yer edinen Sezgin Kaymaz’ın kurmaca dünyasında kullandığı ilginç dil kullanımlarından betimlemeler ve canlılaşmış eğretilemeler ve kendine özgü birkaç dikkat çekici dil kullanımıyla, bağımsız dolaylı konuşma ve düşünce aktarımları, Kün, Deccal’ın Hatırı ve Kısas adlı 3 romanı incelenerek ele alınacaktır.

I- Betimlemeler ve Canlılaşmış Eğretilemeler

Sezgin Kaymaz romanlarında en ciddi konuları anlatırken bile anlatım ve deyiş biçiminde yer yer gülmeceye varan noktalar barındırır. Sezgin Kaymaz’ın bu özelliği, yaşamın zorlu, güçlü, amansız koşullarıyla başa çıkarken her şeye karşın insanın serinkanlı, bir bakıma vurdumduymaz ve bir o kadar da gözüpek olmasını bize salık verir gibidir. Sezgin Kaymaz’ın kişi ve yer betimlemelerini okurken, bu betimlemeler gözümüzün önünde, bizlerle birlikte yaşayan canlı varlıklarmış gibi kıpır kıpır, ele avuca sığmaz insanlar, hayvanlar hatta doğa elemanları olarak önümüze çıkar. Sezgin Kaymaz’ın doğa betimlemeleri canlılaşmış eğretilemeleriyle belirginleşir:

“Ankara Çayı, bağrına şefkatle basıp muhafaza ettiği sivrisinek larvalarını usul usul kabuğundan salıyor, evlad-ı haşerattan dokunmuş vızıltı pikesini, ana avrat sövmüşmüş sövmemişmiş hiç aldırmadan civardan geçenlerin burun deliklerine, kulak memelerine doğru sallıyordu. Şımarık şımarık bahar müjdesi vereceğiz diye uçuşan kavak pamukları, terli enselere, çıplak alınlara yapışıp kaşındırarak milleti illet ediyordu. Börtü böcek antenini sallıyor, kıllı bacaklarını sıvazlıyordu. Danaburnu topraktaki tohuma, uçuç böceği yapraktaki bite, tırtıl yaprağa, solucan toprağa saldırıyor, peygamberdevesi alayına saldırıyordu. Çocuk yaşta beyaz bulutlar havai gökyüzünde uzuneşek oynuyor, kararsız tavırlarla kâh yavşayıp kâh kıç kıça sokuluyor, kâh gavur görmüş gibi kopup birbirlerinden uzaklaşıyorlardı. Bahar gelmişti.” (Kün, ss. 37-38)

Neredeyse 2 sayfayı bulan oldukça uzun betimlemelerle anlatılan Ankara’ya baharın gelişi, yer yer Metin Kaçan’ın romanlarındaki doğa varlıkları ve devinimlerine ilişkin benzetmelerini, yer yer Yaşar Kemal’in doğa betimlemelerindeki ayrıntılarını ve destansı ögeleri anımsatmaktadır. Sezgin Kaymaz’ın anlatımlarındaki gülmecemsi ögeler daha sonra neler olacağının birer simgesi gibi, insanı merakta bırakan, aynı zamanda da yapıtın o bölümünü komik destansı bir yapıya dönüştüren ögeler olmaktadır. Aşağıdaki alıntıda böyle bir özellik görülmektedir:

“Kırıkkale asfaltının sol kenarında tespih gibi dizilmiş çiçeklikler ışıldıyor, sağ kenarında birdirbir oynar gibi birbirlerinin sırtına basmış morlu, eflatunlu, pembeli, beyazlı gecekondular çatırdıyor, Elmadağ’a doğru kıvrana kıvrana uzanan çatlak asfalt, “Gel bak, ne gösterecem!” der gibi kendini o yola vuranları sinsi sinsi Yeşilbayır’a doğru çekiyordu.
Muhtar Hacı Naci Kalaycı, dudaklarını gerip dişlerinin arasından sessizce geğirdi.
Yeşilbayır’a da bahar gelmişti.” (s. 38)

Aynı romanda Konya, ilçe ve köylerinin bir deprem sırasındaki durumları da betimlenir. Bu anlatımlar bu yerleşim yerlerinin sahiplerinin altında kaldıkları etkileri en azından sahiplerinin etkileniş biçimleri gibi derecelenirler:

“Zelzele Yarma’yı hiç sallamadı o gün. Yarma da onu sallamadı. Kılı bile kıpırdamayan Dinek, Hadim, Taşkent ve Ermenek, Konya’da zelzele olduğundan ajans sayesinde haberdar olabildi. Bozkır ve Sakyatan’ın ruhu hafifçe, Yeniceoba, Cihanbeyli, Kadınhanı, Ilgın ve Kulu’nun teni şiddetle gıdıklandı. Yunak, Tuzlukçu, Akşehir ve Doğanhisar, tıpkı Konya Merkez gibi, devlet dairesinden, okuldan ve ikinci hanımın koynundan sertçe çıkarılıp sokaklara saçıldı. Obruk, Akören ve Karapınar, birkaç saniyeliğine, içine su damlatılmış kızgın yağ tavası gibi sıçradı, hepsi o. Ne afet, ne de afetçikti olan. Fay hatları gaz çıkarmıştı sanki. Üç buçuk, bilemedin dört büyüklüğünde bir raks. Tökezleyip dizini kanatan, kafasına çerçeve düşüp başını yaran ve zaten yaralanacağı olduğu için yaralananlardan başka kimseye zarar vermeye gücü yetmedi depremin.
Ama Hüdai Ağa’yı kıymetli emaneti ve Çeto’suyla birlikte yola salmaya yetti.” (s. 414)

Sezgin Kaymaz’ın romanlarında dilbilgisi kuralları birer amaç değil, birer araçtır. Kurallardan sıyrılıp kendine göre bir dünya çizmesini oldukça iyi bilen bir romancı ile, bu işi onun kadar bilen kahramanları belleklerimizde bizlere çağdaş Türk romanında Charles Dickens’ınkiler kadar canlı, ayrıntılı, renkli, unutulmaz imgeler bırakır. Gerçek yaşamda gerçek insanların günün her saniyesinde konuşma ve yazma uğraşlarında sıkı sıkıya dilbilgisi kurallarına bağlı kalmamaları gerçeğini, bir romancı olarak Sezgin Kaymaz yaptığı betimlemelerde, kullandığı tümcelerde, anlattığı olaylarda olduğu gibi yansıtmaktadır. Yıllarca önce, Türkçe kompozisyon yazamadığı gerekçesiyle İngiliz Dilbilimi Bölümü’nden diploma almasına izin verilmeyen Sezgin Kaymaz, Çağdaş Türk romanında dil kullanımlarını gerçeklere en yakın biçimlerde yansıtan romancılardan birisi olma özelliğini korumaktadır.

II- Dil Yapıları

Sezgin Kaymaz, romanlarında, yalnızca roman anlatımının gerektirdiklerine değil, aynı zamanda bir dilbilimcinin ilgilenmesi gereken dil katmanlarına da önem verir. Bu özelliği onun neredeyse 30 yıl önceki dilbilim öğrenciliğinden kalma bir yetisi olsa gerek, romanlarındaki anlatım ve betimlemelerinde dilin her katmanından, sesbilim, biçimbilim, sözdizim ve anlam alanlarından bazı örnekler bulup çıkararak konuyu renklendirir. Diğer romancılarda böyle bir niteliğe rastlanmamasına karşın, onun hemen her romanında bu özellik görülmekle birlikte, Kün’de bu daha sık göze çarpmaktadır. Bu niteliği Sezgin Kaymaz’ı tam anlamıyla hem dilbilimci, hem de romancı yetişmiş bir yazar olarak karşımıza çıkarır.

Kün’de Sezgin Kaymaz, Hüdai Ağa’nın peltekliğini anlatır. Bu anlatımda insan, romandaki anlatıcının kibarlık kuralları dışındaki bazı sözleri sayılmazsa, dil ve sesleri oldukça iyi tanıyan birisinin tanımlamalarını okur:

“Eskiden ‘S’ ve ‘Ş’ harflerini söylese söylese ‘Ç’ olarak söyleyebilir, ‘K’ ve ‘T’ harfleri arasında ayrım gözetmez, Konya’ya da “Tonya”, Tonya’ya da “Tonya” derdi. Şimdi doya doya “Konya” demeye ihtiyacı vardı. Alfabedeki birçok harfin yerine ancak yanaklarını lömbürdete lömbürdete ‘T’ sesi çıkarabilir ve bütün ‘R’leri ağzında sırılsıklam birer ‘D’ye döndürüp lafı sözü piç ederdi eskiden ve o eski eskide kalmıştı artık. Artık tadını çıkara çıkara ‘R’ demeye ihtiyacı vardı. Hayrı herkes misafir ederdi; zor olan şerri misafir etmekti. O da işin üstesinden gelmişti yani. Şaka değil, Zafer Celasun’dan, Adnan Adıvar’dan bile düzgün konuşur olmuştu bir anda. Sürat mukayesesine girmezsen Orhan Boran’dan bile düzgün. Fırsatını bulmuşken de onca senenin peltekliğinin acısını çıkaracaktı zar. Yan etki man etki, ota boka da konuşacak, en başta kendini inandıracaktı ‘artık’ konuşabildiğine. Fark etmezdi onun için; konuştuğu bebektir veya köpektir. Çeto’yla gerçek bir diyalog kurabileceğine inandığı ana kadar istisna tanımaz, ölüyle de diriyle konuştuğu gibi konuşur, raftan alırken kafasına düşen bir bakır tancereyle iki saat aralıksız münakaşa edebilirdi.” (s. 131)

Sezgin Kaymaz, Kün’de, dilbilim öğrenimi görmüş olan bir romancının yapması gereken şeylerin çoğunu yapmıştır. Romanda Hüdai Ağa, doğuştan peltek konuşan, iri yarı, iyi yürekli bir insandır. Hüdai Ağa bu peltekliğinden kaç yaşında olduğunu bilemediği, Konya ağzı ile konuşan köpek Çeto’yu yanına aldığı gün kurtulur. Sezgin Kaymaz, Hüdai Ağa’nın peltekliğini dile getirirken onun sözlerinin yazıya alınması sırasında zorunlu olarak özgün dilden sapar. Konuşması Konya ağzını yansıtan köpek Çeto, Hüdai Ağa’ya boğaz tokluğuna hizmet vermeye çalışır. Çeto, Ömer ile ilk karşılaştığında ona meydan okurken Ömer’in kaçmadığını görünce hayret eder:

“Annah! Naapıyon lan? Gaçmayacan nı?”

“Bak… Sana diyom bak… Biz dilimizi dişlerimizin arasına soktuk muydu muhakkak ısdırırız. Gaç diyom.” (s. 107)

S. Kaymaz, dili kullanırken, insanın içinde bulunduğu bedensel ve ruhsal durumlarına göre, kullandığı dil yapılarının da değişebileceğini romanlarında sırası geldikçe, pek çok sayıda örneklerle gösterir. Kün bunun en iyilerinden biridir:

“… Çeto buna, ‘Didin de getirmedik mi Hüdai Aa.’ deyip gözden kayboluyor, on beş saniye sonra, ağzında bilek kalınlığında tırmık sapı olduğundan yarım yamalak; ‘Fen olfan bu kadav fızlı getivemezdin. Al fana tıvmık.’ diyerek çıkıp geliyor…” (s.133)

Hüdai Ağa, Çeto’nun hayvan ağzıyla değil, Konya ağzıyla konuşmasına ve ağzı doluyken bu konuşmasının böyle bozulmasına hayret eder. Konuşma bozukluklarının romanda gösterilmesi yalnız Kün’de değil, Sezgin Kaymaz’ın üçleme olarak yazmayı sürdürdüğü roman dizisinin ilk kitabı olan Deccal’ın Hatırı’nda da görülür.

Bu romanda arsa, apartman spekülatörü ve ileri derecede kalp hastası olan Teoman Kemani bir kaza sonunda çenesini kırar, neredeyse konuşamaz duruma gelir. Kemani’nin çıkarabildiği sesler kısıtlıdır, ama yaşamını sürdürebilmek için, çıkarabildiği sesler yardımıyla birtakım kodlamalar geliştirir. Sezgin Kaymaz, burada gene dilbilimden yararlanır:

“… Çenesi sabitlendiği için meramını o an hizmetinde olan birinin kırk beş derece açıyla tuttuğu tahta altlıklı kâğıda yazarak anlatıyor, sorularını görsel sorup cevaplarını işitsel işitiyordu. Basit taleplerde ise konuşmayı andırır sesler çıkarmayı yeğliyordu.
Mesela, “Uuu.”
İlk gün canı yanıyor da inliyor zannetmiş, ikinci günden başlayarak bu sesin fonetik transkripsiyonunu gerçekleştirebilmişlerdi: SU.
Gene mesela, “Attaa.”
TAHTA.
“İii.”
ÇİŞ.
“Gngngn.”
KAKA” (Deccal’ın Hatırı. s. 267)

Romanda konuşma bozukluklarını anlatan, çeşitli dil kullanımlarını içeren yerler çoktur. Sezgin Kaymaz, dilbilim öğreniminin kendisine verdiği tüm betimleme yeteneklerini romanlarını yazarken kullanmıştır. Aşağıdaki örnekte gene Teoman Kemani’nin çenesinin sargıları alındıktan hemen sonraki konuşma biçimi görülmektedir:

“Konuş bakayım.”
“Ve konuşayıv? Off! Ajıyoo.”
“Acıyacak biraz. Çene kasların idmansız.”
“Jiklet jinijek viyiv?”
“Amma da hevesliymişsin karı gibi cak cak cak.”
“Dijlev?”
“Lan saat beş’e bir var, sen hala güzellik derdindesin. Bi dur, masraf yapma, belki yarın öbür gün beşinci kriz gelecek, basıp gideceksin. Parana mı yazık değil?”
“Allah velanı vevsin.” (Deccal’ın Hatırı. s. 351)

Türk romanında ölçünlü dilin dışındaki dil kullanımlarına gereken önemi vererek ağız, şive, kesimsel dil değişkenlerini içine alan metinler yazan yazarların sayısı pek fazla değildir. Şimdilik hemen akla geliveren birkaç örnek vermek gerekirse, yazınızın devlerinden birisi olan Yaşar Kemal bölgesel ve kesimsel dil kullanımlarını romanlarına sürekli olarak yansıtmıştır. Fakir Baykurt, belli bir oranda Orhan Kemal ve daha eskilere gidilirse, Çingeneler’in unutulmaz romancısı Orhan Cemal Kaygılı kesimsel dil kullanımının örneklerini romanlarında sergiler. Romancının görevi romanlarında anlatımını her zaman ölçünlü dili kullanmak olmamalıdır, çünkü anlatılan olayların değişen yerlerine, zamanına, içinde bulundukları bölgelere göre dil değişeceğinden, romanda olayları yaşayan kişilerin kullandıkları dil de bütün bu değişimlerden etkilenir ve bu olgunun romanlarda gösterilmesi gerekir. Anadolu’nun bir uç köşesinde yaşanmakta olan bir olayın içinde henüz şehir yaşamını tatmamış bir kişi ölçünlü dili, ya da İstanbul Türkçesi’ni konuşmaz. Bunları bilse bile, o gün orada, o yerde gene yerel dili, ya da kesimsel dili konuşmayı yeğler, çünkü ister bilinçli, ister bilinç altında, bulunduğu yer ve insanlarıyla özdeşleşmek ister. Bu nedenle o yerde duyulabilecek olan dil kullanımı bölgesel dil, ya da ağızdır; eğer belli bir iş kolunun sorunları konuşuluyorsa, dil kullanımı kesitselliğe doğru yönelir.

Sezgin Kaymaz romanlarında bu ayrımların bilincinde olduğunu kanıtlar ve dil kullanımlarını değişen durumlara ve yerlere göre değiştirir. Bunu yapması da onun romanlarını gerçek çizgisine daha çok yaklaştırır, okurlar da kendilerini o roman kahramanlarıyla özdeşleştirirler, onları iyice tanırlar, çünkü insan tanımanın yollarından biri de kullanılan dili tanımaktan geçer.

Kün adlı romanında olayların pek çoğu Konya ve çevresinde geçtiği için konuşulan dil Konya ve Orta Anadolu ağzıdır. Bu arada romanın sonlarına doğru olaylar Ankara’ya kadar uzanınca, bu kez Ankara ağzı da işe karışır. Kaymaz bu durumu sık sık çeşitli örneklerle sergiler, ama romanında birisi ölü, birisi diri, birisi Konyalı, birisi Ankaralı iki köpeği konuşturarak anlatması ortaya çok ilginç bir örnek çıkarır:

“… … …
– Neyi?
– Neyden bahsediyoz biz?
– Ölüklerden… De ne olduğunu bi anlayaydım hayırlısıylan…
– Yav arkadaş, ölene ne denir sizin Konya’da?
– Ölene mi? Haa… Ölü diyon seen… Gaç! Amma da gaba gonuşuyon yav.
– Gaba ne?
– Gaba gaba işte. Bilmen ni?
– Bilsem sormam. Her neyse. Naaber Nihat?
– Kimlen gonuşuyon sen ööle?
– Nih… Haa, sen görmüyodun… Ölük ölük… Nihat var bizim. O geldi de. Bütün ölükleri görebiliyom ben. Konuşadabiliyom.
– Hem görüyon hem gonuşabiliyon he? Maşşallah. Halbükse ben bi Hüdai Aa’yla bi de Ömer’le gonuşabiliyom.
– Onlar da mı ölük?
– Yo-oo… Onlar dirik… Bak benim ağzımı da yanlışlattın. Biri ölü biri diri. Hüdai Aa dün gece gitti sizlere ömür.
– Nereye gitti?
– Öldü öldü. Yandı. Dimin sordum ya yangını kim yaktı diyi. O yangında yandı gayalarımız gibi Hüdai Aa. Eh, ben o muttarı bi denk getiriyim…” (s. 445)

Sezgin Kaymaz’ın romanlarındaki kurmaca yaşamda kullanılan dil her katmanıyla gerçek yaşamda kullanılan dili andırır. Bu kurmaca dünyanın kurmaca yaşamındaki kurmaca kahramanlarının içinde bulundukları olaylar da kurmacadır, dil ise yaşayan gerçek dünyanın dili olduğundan, zamana, yere, kişilere göre değişkenlik gösterir. Başka bir deyişle, Sezgin Kaymaz’ın kurmaca dünyalarının yaşayan tek olgusu, kullandığı dildir ve işte o dil Sezgin Kaymaz’ın romanlarına can verir, kahramanlarını yaşayan kahramanlar yapar.
Romancı yalnızca bölgesel dil kullanımlarıyla yetinmez, roman kahramanlarının bulundukları meslek türüne göre kullandıkları dil değişkenlerine ilişkin örnekler verir onları konuştururken.
Kaymaz’ın romanlarını gerçekten yaşanmış olaylar dizisi durumuna getiren özelliklerden biri de böyle kesitsel dil kullanımlarıdır. Kün’de din adamlarının, müftünün, imamın, polislerin, külhanbeyi ve mafya reislerinin konuştuğu değişik dil yapıları bulunmaktadır. Benzer özellikler Deccal’ın Hatırı ve Kısas adlı romanlarında da görülür. Bu romanlarda değişik meslekten insanlar kendi mesleklerinin özelliklerini belirten konuşmalar örneklerler, söylem yapıları mesleklerini tanıtan terim ve anlatım biçimleriyle doludur.

Romancılar romanlarındaki olayları yaşayan kurmaca kahramanlarının dünyasında, onlara içinde bulundukları yörelerin dilini kullandırmaya özen gösterirler. Eskiden buna pek önem verilmezken, çağdaş roman yazarları yöresel, bölgesel ve kesitsel dil kullanımlarını yazılarına almayı ilke edinmişlerdir.

Kün’de olayların pek çoğu Konya ve yöresinde geçer. Orada yaşayan insanlar da doğal olarak Konya yöresinin kullandığı Konya ağzını kullanırlar. Ayrıca, her yerde olduğu gibi, Konya ve yörelerinde çeşitli meslek grubundan insan vardır ve onlar da mesleklerinin gerektirdiği sözcükleri, anlatım biçimlerini ve terimleri kullanırlar. Din adamları, imamlar, cami ve din işleriyle ilgili dairelerde çalışanlar, işportacılar, polisler, komiserler, tüccarlar, öğretmenler, memurlar, köylüler, vb. bu romanda birer ikişer okuyucunun gözü önünde sıralanır, yaşayan birer imge olarak canlı izler bırakırlar.
Romandaki her kişinin tipi, görünüşü, en ufak bir yüz ya da beden hareketi, giyimi, konuştuğu dil, düşüncesi, okuyucunun aklında kolay kolay silinmeyecek izler bırakır. Sezgin Kaymaz, tipleme ve dil kullanımı yönünden, İngiliz romancısı Charles Dickens’ı aratmayacak bir durumdadır. Romanlarında sezilen, arka planda insana gülümseyerek inceden inceye alaycı bir bakış tonu da İngiliz yazınının babası sayılan Geffrey Chaucer’ın anlatımını andırmaktadır.
Kün’de kesitsel dil kullanımları çok değişiktir. Çünkü Sezgin Kaymaz Konya ve yöresinde insanları romanına konuk etmiştir. Herkesin mesleği değişik olduğu için, dil kullanımları da değişiktir. Sezgin Kaymaz bu dil kullanımlarının inceden inceye ayırdındadır.

Kün’de çeşitli kesimlerin dil kullanımlarının yanı sıra çocukların kendilerine özgü yarattıkları tekerlemeler ve yinelemeler de yer almıştır. Romanın kahramanı Ömer, kara kuru bir anne babadan ‘safran sarısı kadar’ sapsarı doğmuş olan, bu nedenle de annesi babası tarafından hiç sevilmediği için sürekli hor görülen, evinde, okulunda, sınıfında dövülen, aşağılanan, ama zeki, insancıl, yaşadığı zorlukların sonucu dövüle dövüle dövmeyi, yenmeyi öğrenmiş talihsiz bir yavrucuktur. Arkadaşları tüm çocukluklarını yaşarken o dövülmüş, kenara atılmıştır. Her sabah okula gittiğinde, onu gören diğer çocuklar kavga kızıştırır gibi onunla alay edercesine Konya İdmanyurdu’nun sloganını atarlar:
“Fiiş fiiş fiişekler… Yeeşil beeyaz şimşekler…” (s. 95)

Aşağıdaki örnekte de izci çocukların yürüyüşünü izleyen Hüdai Ağa’nın gözlemleri görülmektedir:

“Hüdai Ağa, birinde kapısının önünden Takkelidağ’a doğru ‘Aa leyli ala ulalı ambır leyli ap up…’ diye bağıra bağıra, derin kolda tek sıra yürürken durup yerinde saymaya başlayan izci grubunu seyretmişti işi gücü bırakıp. Çocuk gibi bağırıyordu eşek kadar delikanlılar. Şeker Kolonisinden çor çocuk onları seyrediyor, onlar da akıllarınca kubuzlanıyorlardı çocuklara.
‘Baa leyli bala bulalı bambır leyli bap bup…’
Alfabenin bütün harflerini sayacak gibilerdi.
‘Caa leyli cala culalı cambır leyli cap cup…’ (s. 220)
Ama alfabenin harfleri bitmeden izcilerin reisi onları susturur ve başka bir konu açar:
‘Size bir hikaye anlatalım mı?’ (a.g.y.)
Sonra da hep birlikte tekerlemelerine başlarlar:
‘Damdan düştü bir kurbağa
Titretti kuyruğunu
Bunu gören jandarma
Aldı götürdü onu
Kurbağaya bir mezar kazdılar
Başucuna şu yazıyı yazdılar:
Damdan düştü bir kurbağa
Titretti kuyruğunu
Bunu gören jandarma
Aldı götürdü onu
Kurbağaya bir mezar kazdılar
Başucuna şu yazıyı yazdılar:
Damdan düştü bir kurbağa…

Sezgin Kaymaz, dil kullanımlarının her gün yaşayan hemen hemen her yönünü romanlarında yansıtmaya çalışır. Aşağıdaki örnekte bu kullanımların bir başka türünü, dil sürçmelerine neden olan çapraşık yinelemelerden bir örnek görülmektedir:

“Nihat, benim; Şemsi.”
“Şemşi pasa pajasında şeşi büjüşesiceler diyebiliyon mu sen?”
“Yapma Nihat! Kendine gel. Hadi toparlan, hadi… Hadi…”
“Hadi o zaman:
Desti içinde bekmez
Bu bekmez bana yetmez… (s. 475)

Her romanında olduğu gibi, Deccal’ın Hatırı’nda da Sezgin Kaymaz çeşitli mesleklerin insanlarının uğraşılarını, onların meslekleriyle ilgili dil yapılarıyla anlatır. Arsa ve bina alım satımıyla uğraşan Teoman Kemani’ye göre Ankara’nın çağdaşlaşması (!) aşağıda yaptıkları ve düşündükleri gibi olmalıydı:

“O kuralların, yerleşik düzenin nizam, intizam ve planlı işlerin adamıydı. Hazır mülk sahiplerinin de canı burnuna gelmişken taarruz edip evvelce mamelekine katmış olduğu 121, 123 ve 125’in üstüne 127, 129 ve 131’i satın alıp katlayıp koydu. Planı, Pullman Etap Altınel’e kadar bütün sırayı kapatıp bir köşede sessizce beklemekti. Dönüşümün eli kulağındaydı, şehrin göbeğinde dört katlı, beş katlı, yıkık dökük, böcek dolu apartman olmazdı. Bugün olsa yarın olmazdı. Sistem buna müsaade etmeyecekti. Dört katlı, sekiz daireli yamru yumru beher apartman on katlı, kırk daireli, ağzı yüzü düzgün mis gibi rezidansa terfi edecekti.
O kadar belliydi ki.
Yetmiş seksen daireli yüksek yüksek binalar ağızlarını açmış, Dikmen’den aşağı, Çankaya’dan aşağı, Ulus’tan aşağı küçük evleri, külüstür apartmanları yuta yuta geliyordu nitekim.” (s. 16)

Sezgin Kaymaz’ın kesin ve güvenilir anlatımı kesimsel dil kullanımlarında daha belirgin olarak göze çarpmaktadır. Aşağıda Kün’den alınarak bir bölümü verilen örnekte, Konya Müftüsü Derbentli Hasan Tahsin Hoca’nın, Konya Merkez’deki imamlara yazdığı bir duyuru görülmektedir. Duyuru, din adamlarının kendi mesleklerinde kullandıkları dil yapılarını içermektedir:

“Merkez ……… Camii İmamlığına,
KONYA

Mescid-i Nebevî’nin vücuda getirilmesinden bu tarafa namaza davetin yegâne usulü olarak buyurulan Ezan-ı Muhammedi’ye Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği rağbeti izaha kelimelerimizin kâfi gelmeyeceği muhakkaktır.
Ancak, Sure-i İnşirah’ta vahyolunan ‘Senin ismini kendi ismimle yücelttim.’ meâlindeki ayet-i kerimesinde Hazreti Allah’ın muazzez peygamberimizi, ‘Ben nerede anılırsam sen de orada anılırsın.’ müjdesi ile kutluladığını pekâla akıl ve idrak edebiliriz.
Hâl bu iken Allah-u Malik-ül Mülk’ün, kullarını El Cami sıfatıyla huzurunda durmaya davet ettiği mescitlerin eşref-i mahlûkata ruken bir ses ile kucak açmasının bir mecburiyet, biz Abd-i acizlerin mahşer gününe kadar yakasından düşmeyecek bir boyun borcu olması lâzım gelir.
Allah, biz kullarının yeryüzündeki varlığına ancak; Resûlün de onunla beraber anıldığı ezanın yüzüsuyu hürmetine müsaade edecektir.
Kul ister inansın ister inanmasın, Ezân-ı Muhammedi sayesinde vardır…” (ss. 217-218)

Kün’de Sezgin Kaymaz dini bir araç olarak kullanarak dindar geçinen, yalnızca kendi geçimini sağlamayı amaç edinen yalancı, düzenbaz, sahtekâr ve yüzsüzleri de anlatır. Romanda, Konya’nın en önemli camilerinden birinin avlusunda işportacılık yapan Aşut adında bir düzenbaz vardır. Konuşmasından bir şey anlaşılmaz, ama ezan okurken sesi etkileyicidir. İşportada mal satabilmek için yapmayacağı düzenbazlık yoktur. Caminin imamı avluya astığı bir tabelada her hafta Kur’an’dan bir kelâm yazar ya da peygamberin veciz sözlerini açıklar. Bu iş giderek vaktini almaya başlayınca bu işi yapmaya gönüllü olan Aşut’a verir. Aşut ancak üç hafta boyunca kelâmların bir bölümünü doğru karalar, sonra tümüyle kendi amacına dönük yazılar yazmaya başlar. Dördüncü hafta tahtaya yazdığı, ancak bir bölümü doğru olan hadis aşağıdaki gibidir:

“Her kim öğle ve ikindi namazlarını yol üstünde bir camide edâ eder, cami civarındaki eşrafın hayır dualarını alırsa, kıldığı rekât sayısı kadar günahı affolunur.” (s. 186)

O günden sonra satışları artar ve tabelaya her hafta yazdığı sahte kelâmlarla para üstüne para katar.
Konyalılar her hafta tabelada bir hadis görmeye alıştıklarından, sözlerin altında Hz. Muhammed (S.A.V.) yazmadığını görmezler bile. Aşut böylece incilerini piyasaya sürer gider.
“Tespih taşımak ne savptır; ne güzel bir hatırlatıcıdır o.” yazısıyla tezgâhındaki bütün tespihler biter. “Takkeyle kılınan bir namaz, yirmi beş namaza denktir.” yazısıyla yalnız Aşut’un tegâhındakiler değil, ‘Konya’nın bütün trikotaj makineleri ona çalışır.’
“Akikten yüzük takınız. Çünkü gerçekten akik bereketlidir.” fasaryasını yazdığı hafta kendi parmağındaki yüzüğe kadar akik mükük tezgâhta ne kadar yüzük varsa satmış savmıştı.” (a.g.y.)
Aşut haftalar geçerken yalnızca dinle ilgili değil, yaşamın diğer konuları için de kelâmlar uydurmaya başlar. İyi niyetli olarak:
“Dini olmayanın aklı da yoktur.” yazar. (a.g.y.) Ya da, “Mescitte konuşmak, hayvanın yeşilliği yiyip bitirmesi gibi sevapları yer bitirir.” (2. 187), yerli yersiz gülen yeni yetme kızına bozulur, “Bu dünyada çok gülen, ahirette çok ağlar.” yazar. Karısına o hafta ‘gıcık’ kapar, “Kadınlara muhalefet ediniz. Onlara sık sık hadlerini bildiriniz.” yazar. Ama Sezgin Kaymaz, romanında o hafta şehirde herkesin karısını dövüp dövmediğinden söz etmez.

Sezgin Kaymaz’ın romanları her kesimden insan yaşamlarını ele aldığından, o insanların kendi dünyalarında konuştukları dil ve dil yapılarını da içerir. Aşağıda Deccal’ın Hatırı’ndan alınan bir örnekte, Ankaralı bir çete elebaşısının bir çete toplantısında yaptığı bir konuşmanın yalnızca bir bölümü görülmektedir:

‘Argadaşlar… Bak şimdi… Biz naaptık bugüne gadar? Efendime söyliyim… Naaptık?.. Dağdan geldin bağdakını mı govuyon demeden bu Deccal gardaşımızın cebine üç beş sokuşturduk… ki niye? Bi datsızlık çıkmasın, aazımızın dadı gaçmasın… Gorktuk da mı sokuşturduk şimdi? Ne müneyasebet? Dedik ki, o da bi argadaşımızdır, bi gardaşımızdır, bu alemin çocuudur, sahip çıkak, yol yordam öğretek, tamah edip saa sola dadanmasın, esnafın canı da bu Deccal gardaşımızın canı da boştan yere yanmasın… O da Allah’ı var, sözümüzden çıkmadı, dizimizin dibinden galkmadı bugüne gadar… Naaptık biz şimdi? İşimizi yaptık, alnımızın terini, damarımızın ganını akıttık, çalıştık, gazandık, hem gendi mayişetimize baktık, hem de bu çocuk bu işlere bulaşmasın diye bunun mayişetini gördük… Yüksündük mü? Gatiyen. Çalışıyoz gazanıyoz da buna niye gaptırıyoz dedik mi? Ne müneyasebet? Ne ordakına sorduk ne burdakına sorduk, vardık gendi yolumuzda yürüdük, gendi bildiimiz gibi ettik… Kimseye hesap verdik mi? Gatiyen. Ne diyo şimdi bu Deccal gardaşımız gelmiş? Bana niye sormadınız diyo. Demiyo mu argadaşlar? Biz mi yanlış duyduk? Diyo mu demiyo mu? Ne diyo? Öşürünüzü on’da on’a çıkarırız diyo… Ne diyo? Başlarsak alayınızı bitirene gadar durmayız diyo. Diyo mu demiyo mu? Boyun eğip teslim mi olacaaz argadaşlar?…’ (s. 275)

Sezgin Kaymaz’ın Hacettepe’de öğrendiği dilbilimin büyük bir bölümünü romanlarında yerli yerinde kullanması onun bu konudaki duyarlılığını göstermektedir. İnsanı ve deneyimlerini en iyi inceleyen ve tanıtan yazın türü olan romanda bunlara örnekler vermesi, onun roman kahramanlarını daha yakından ve daha iyi tanımamıza yardımcı olmaktadır. Sezgin Kaymaz, ölçünlü dilin öneminin bilincindedir ve herkesin de bu bilinçte olmasını diler bir tutum içindedir. Bunu aşağıda Kün’den alınan bir örnekte anlatır:

“Gaç hay gomserim… Sümeye gidiyoz… Şimciye çoktaan olmuştur ne olacağısa.”
“Vatandaşla da böyle mi konuşuyorsun Semih?” Bu Feridiye Karakolu’na doğru düzgün Türkçe konuşmayı öğretmeye azmetmiş, çok yıpranmıştı Menderes. Ama azmi de can çekişiyordu artık.
“Tööbe. Tikkat idiyorum gomserim.”
“Aman iyi tikkat it.” (s. 273)

Kesimsel dil yapıları Kaymaz’ın her romanında olduğu gibi, Deccal’ın Hatırı’nda da değişik meslek insanlarının dil yapılarını içerir. Aşağıdaki örnekte bu kez, Doktor Veysel İnan’a hastaneden gelen bir test raporu görülmektedir. Rapor, içerdiği tıp terimleri ve anlatım biçimi bakımından, onu okuyan kimseyi mesleği kesinlikle tıp alanlarından birisi olan bir doktor tarafından yazılmış olduğuna inandırmaktadır:

‘A kişisinin Özel RAL Hastanesinden kırmızı kilit kapaklı düz cam tüplerde gönderilen numuneleri yukarıda belirtilen tarihte, bahsi geçen özel hastane doktorlarından Veysel İnan’ın talebinin de prosedüre uygun olduğu görülerek teslim alınmış, otomasyon kaydı yapılmış, sonuç etiketleri hazırlanarak Numune 1 ve Numune 2 için iki ayrı dosya açılmış, numuneler laboratuvara taşınmış, burada kabul kriterlerine uydukları tespit edilerek çalışma birimi talimatlandırılmak suretiyle preanalitik süreç tamamlanmış, cihazların internal kalite kontrolleri ve kalibrasyon değerleri yapıldıktan sonra Numune 1 cihaza yüklenerek çalışma başlatılmış, dış kalite sonuçlarının takibi ve (varsa) hatalı çalışmaların ayıklanmasına yönelik işlemler gerçekleştirilerek sonucun alınmasıyla analitik süreç de tamamlanıp operasyon uyarı sistemi gözden geçirilmiş, raporlamaya başlanmadan önce preanalitik ve analitik süreçlerin geriye dönük sağlaması yapılmış, hata olmadığı kanââtine varılmış, Numune 1’de yüksek düzeyde Anti-HIV Antikoru bulunduğunun, Numune 1’in YBH LT-57 formunda listelenen ‘Panik Değer’ aralığında olduğunun rapor edilmesi, Doktor Veysel İnan’a A kişisinin psikolojik durumunun dikkate alınarak panik ya da kriter değer uyarısı yapmak yerine, Numune 2 üzerinde Western Blot Testi uygulanıp Pencere Dönemi de tamamlanıncaya kadar kendisine kan, organ transplantasyonu ve her nevi cinsel ilişkiden uzak durmasını temin edecek bir tavsiyede bulunulmasının tavsiye edilmesine karar verilmiştir.’
Oğlan AIDS’liydi anlayacağın. Gerisi fasa fiso…’ (s. 123-124)

Sevinç Kuşları adını verdiği üçlemesinin ilk kitabı Deccal’ın Hatırı’ndan başlayarak bu üçlemenin önemli kahramanları doktorlar olduğundan, özellikle tıbba ilişkin anlatım ve terim biçimleri ilk üçlemenin ilk romanıyla birlikte ikinci romanı Kısas’ta yer yer yoğunluk kazanmaktadır. Bu romanlarda yalnız tıp kesiminin değil, ayrıca toplumun başka kesimlerinin dil kullanımları da görülmektedir.

III- Yinelemeler

Klasik sözbilimden beri etkili konuşma ve yazma sanatlarının en önemli ögelerinden birisi sayılan yineleme türlerini Sezgin Kaymaz da kullanmaktadır. Sözcük yinelemeleri onun romanlarında zaman zaman yer tutar. Aşağıdaki örnekte bir sözcük öbeği olan ‘ardına kadar açık’ yinelenmektedir:

“Yürüyün Allah aşkına.” deyip geldiğinden beri komisere attığı fırçayı duymayan kalmasın da ibret olsun diye bilhassa ardına kadar açık bıraktırdığı ardına kadar açık oda kapısına doğru ardına kadar açık adımlarla hamle etti. “Allah aşkına yürüyün.” (Kün. s. 410)

Aşağıdaki alıntı, kadar sözcüğünün etkin bir sözdizimsel sapma yaratmasına güzel bir örnektir:

“… Allah’ı var, hakikâten iyi doktordu manyak. Anlamadığı halt yoktu. Teoman Kemani’nin de daimi kalp doktoruydu üstelik. Ve de bir tuhaf aile dostu. Biri tıraş olurken jileti çenesine daldırsa kadar, dosya kâğıdı birinin parmağını kesse kadar, Latife’nin başı tutsa, Kayhan kabız olsa, Gülhan’ın ayak serçe parmağındaki nasırı azsa kadar basit meselelerde de ilk onun ocağına düşerlerdi ailecek. Teoman Kemani enfarktüs geçirse kadar zorlu meselelerde de… (Deccal’ın Hatırı. s. 133)

Klasik sözbilimde polysnthesis olarak adlandırılan bağlaç yinelemesi yukarıdaki örneklere uygun değildir. Ancak Yunanca bu sözün sözcük karşılığı çok+birleşim olarak ele alınırsa, uyandıracağı kısıtlı çağrışımla bu sözcüğün görevi ‘çok birleşim içinde’ anlamında kullanılabilir belki de… Aşağıdaki örnekte bu durum sık sık yinelenen yeter ki sözcüğü ile daha iyi görünmektedir:

“… Ne dese yapılacak, ne istediyse verilecekti. Katiyen karşılığını esirgemezdi. Yeter ki terslenmesin, yeter ki reddedilmesin, yeter ki koyduğu kurallara uyulsun, yeter ki düzen bozulmasın, yeter ki sonunda o kazansın, hepsi bu. Herkes de bu huyunu bilir, Gülhan hariç, kimse onu geri çevirmeye kalkamaz, Kenan hariç, kimse onun düzenini bozamazdı.” (Deccal’ın Hatırı. s. 136)

Aşağıdaki örnek, birbiriyle yakın bağıntı içindeki nesnelerin birinden sözcüğüyle birbiriyle ilişkilendirilmesi bakımından ilgi çekicidir:

“Adamın kolilerin birinden çıkardığı kartonlardan birinden çıkardığı paketlerden birinden çıkardığı sigaralardan birini dudağının kenarına iliştirdi, yaktı, tüttürmeye başladı. Veysel kimdi insanlık kim?” (Deccal’ın Hatırı. s. 308)

Yinelemelerin en genel amacı, belli bir sözcüğün, ya da gerekiyorsa, tümcenin, dahası paragrafın, yapısal ve anlamsal kullanımını vurgulamak, dikkat çekmektir. Ayrıca, bu amaca ulaşmak için bazı yapı ve anlam özellikleri de ele alınabilir. Yukarıdaki örneklerde sözü edilen kişiler, ya da onlara ilişkin birtakım özelliklerin vurgulanabilmesi amacıyla, yukarıdaki yinelemeler seçilmiş olabilir.

Kün’den alınan aşağıdaki alıntıda, mezarları yıkılan ölülerin ne eski mezarlarına girebildiklerinden, ne de yaşayan insanların arasına karışabileceklerinden, uğradıkları şaşkınlık tümce yinelemeleriyle anlatılmaktadır:

“Nihat’la bana bu bir hafta boyunca sarsak sarsak mezarlık camiine gidip bencileyin giysi arayan, öldüğünü ancak teneşiri görünce anlayan ölüleri karşılamak, nasıl tepki göstereceğini bilmeyenleri teskin etmek, sakinleştikleri zaman da insan içine karışmamak için uyarmak düştü.
‘Üstünü değiştirmeye mi geldin Şevket?’
‘Evet. Üstümü değiştirmeye geldim.’
‘Sence bunun bir faydası olur mu?’
‘Bilmiyordum ki…’
Bir haftada üç yüz otuz kişiyle yaptık bu konuşmayı. Sadece isimler ve tepkiler değişiyordu. Bir de biz…
Kimi zaman ben oluyordum yeni gelenin kılavuzu.
‘Üstünü değiştirmeye mi geldin Yavuz?’
Kimi zaman Nihat oluyordu.
‘Üstünü değiştirmeye mi geldin Merve?’
Kimi zaman da bizimle birlikte hareket eden Haşmet, Rahime, Suzan, Medeni, Ayşegül.
‘Üstünü değiştirmeye mi geldin Turan?’
‘Üstünü değiştirmeye mi geldin Hanefi?’
… … …
‘Üstünü değiştirmeye mi geldin Şeyda?’
‘Evet. Üstümü değiştirmeye geldim.’
‘Sence bunun bir faydası olur mu?’
‘Bilmiyordum ki…’ (Kün. s. 267)

Bu örnekte herkesin aynı beklenti ve düşünceyle gelerek aynı sözleri söylemesi gösterilmektedir. Yazar, belki de “Her insan bir dünyadır.” savına göre romandaki insanlara kendi yapmak isteyecekleri değişiklikleri bir seçenek olarak vermiş gibidir.

IV- Dolaylı Konuşma Aktarımları (DlıK)

Dolaysız ve dolaylı konuşma ve düşünce aktarımları uzun yıllardan beri hem yazınsal, hem de dilbilimsel alanlarda uzun tartışmaların konusu olmuştur. Bu tartışmalara 18. yüzyıl sonlarında ve 19. yüzyılda rastlanmasına karşın, asıl dilbilimsel tartışmalar 20. yüzyılın son çeyreğinde görülmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında İngiltere Lancaster Üniversitesi’nin başlattığı ve ülke çapında tüm yazılı ve basıl yayınların taranarak topladıkları ulusal bir veri tabanında, konuşma ve düşünce aktarımlarında geleneksel konuşma ve düşünce aktarımlarından çok daha fazla sayıda değişen aktarımlar bulunduğunu gördüler. Geleneksel olarak yalnızca Dolaysız (Direct) ve Dolaylı (Indirect) Konuşma ve Düşünce Aktarımları olarak düşünülen aktarımlara birer de Bağımsız (Free) türler ekleniyordu. Araştırmalar ilerlediğinde, bütün bunlara ek, bir büyük öbek olarak bir de Yazma Aktarımları ortaya çıkmıştı. Böylece aktarımlar önce Konuşma, Düşünce, Yazma Aktarımları olarak en genel biçimde 3 ana öbeğe ayrılıyor, her öbekte birer de Bağımsız adı altında bir öbek bulunuyordu. Sayıları oldukça fazla olan tüm aktarım çeşitleri, düşünce, konuşma, yazma eylemlerinde insanlara çok seçenek sunmuş oluyordu.
Konuşma, Düşünce ve Yazma Aktarımları’nın derlenip ulusal bir veritabanı biçiminde bir arada tutulduğu bu bilgi yükü Prof. Dr. Geoffrey N. Leech’in de içinde bulunduğu Lancaster Üniversitesi dilbilim bölümündeki deyişbilim grubu tarafından araştırılarak gün ışığına çıkarılmıştı.
… … …
Geleneksel aktarım kurallarında iletilecek bir düşünce ya da konuşmayı vermeden önce, olayı iletecek kişinin yapması gereken bir ‘Başlangıç Tümcesi’ bulunur. Bu tümceden sonra iletilmek istenen tümce, gerekli dilbilgisel dönüşümler yapıldıktan sonra iletilir.
Gene geleneksel olarak düşünülürse, iletilen tümce, başlangıç tümcesinden sonra gelir. Gerçi yazarların bazıları başlangıç tümcesini çeşitli nedenlerle, iletilen tümceden sonra kullanıyorlarsa da, iki tümcenin yerlerinden daha çok işlevleri belli olduğundan, özellikle ortaya bir sorun çıkmamaktadır. Anlatıcının etkisi ve katkısının az olduğu bağımsız dolaylı konuşma ve düşünce aktarımlarında aktarım ve anlatıma gerçekten dikkati çeken bir hava vermek için, olayları romancıların değme yazarlar kadar ustalıklı, özenli ve ilginç bir biçimde anlatması gerekir, çünkü bağımsız dolaylı konuşmalarda hem asıl iletinin gücü, hem de anlatıcının gücü neredeyse yarı yarıyadır ve bunlardan birisinin (özellikle yazarın/anlatıcının) gücünün daha iyi olması gerekir.

Sezgin Kaymaz’ın Kün ve Kısas adındaki yapıtları konuşma ve düşünce aktarımlarının güzel örneklerini verir. Kün adlı romanında azman gibi kocaman, iri bir köpek olan Çeto, insan gibi konuşabilmektedir. Ama onu yalnızca Ömer anlayabilmekte ve onunla konuşabilmektedir. Muzaffer Hoca Çeto’yu duyamaz ve anlayamaz, ama onun kendisine bakış biçiminden birşeyler söylediğini bilir. Çeto’nun ne dediğini ise Muzaffer Hoca’ya Ömer anlatır. Çoğu dolaysız, ya da bağımsız dolaysız olarak verilen aşağıdaki örnekte, bağımsız dolaylı ya da bağımsız dolaylı iletimlere yol açan etki tümcesi olmasına karşın (“Ne didi ne didi? Bişiy dir gibi baktı. Ne didi?), aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi, fazla sayıda dolaylı aktarımlar bulunmamaktadır:

“… … Belki hissî davranıyorumdur ama bu yaptırdı gibi geliyor bana.”
“O yaptırdı.” Bu Ömer’di.
“Buyur?” Bu Muzaffer Hoca’ydı.
“Ne?” Bu Menderes’ti.
“Çeto dedi. Buranın köpekleri görmüş. Muhtarın yeğenleri yakmış.”
“Hee, ben didim. Şahidim var yani. Sırrı.” Bu Çeto’ydu.
“Ne didi ne didi? Bişiy dir gibi baktı. Ne didi?”
“Şahidim var dedi. Sırrı diye biriymiş.”
“Sırrı kimmiş?” dedi Menderes. Kaptırmıştı. “Yazılı ifadesini alalım hemen.” Konuştuğunun on yaşında bir ilkokul talebesi üzerinden Çeto adlı bir köpek olduğunu aklına getirmediği için istihbarat kaynağının başka bir köpek olabileceğini de aklına getirmiyordu. “Yarın korkar, vazgeçer mazgeçer.”
“Angaralı bi argadaşımız… Burda oturuyo… Çaarın dirseniz çaarırım amma yazılı ifadesini nası alacaksınız bilmem. Gendisi köpek çünkü.”
“Köpekmiş.” Bu Ömer’di.
“Kim?” Bu Menderes’ti.
“Sırrı.” Bu Ömer’di.
“Öf yaa! Ben de bi şey yakaladık sandım yaa!” Bu mâlûm.” (Kün. s. 456)

Geleneksel iletim biçimlerine uymayan ve bağımsız dolaysız olarak iletilen yukarıdaki konuşmalarda, başlangıç ya da ileten kişinin adı, iletilen tümceden sonra verilmektedir. Ayrıca, örneğin son tümcesinde de görüldüğü gibi, başlangıç tümcesini bulmak altı çizli örnekte görülebileceği gibi, bazen de okuyucunun çıkarımına bırakılabilir: “Sırrı.” Bu Ömer’di. / “Öf yaa! Ben de bi şey yakaladık sandım yaa.” Bu mâlûm.

Ancak pek az çağdaş Türk romanında görülebilen buı çeşit bir aktarım romanın dünyasını daha çok gerçeğe dönük yaklaşımlarla sunar gibi görünmektedir.

Sezgin Kaymaz’ın hemen her romanında dilbilim özelliklerinden birisinin ya da birkaçının öncelenerek göze çarptığı görülür. Öncelediği kullanımları bağlam ve kullanma sıklığı dikkati çekecek kadar olağan koşullar içinde yapılır.

Kaymaz’ın Kısas adındaki romanında da konuşma ve düşünce aktarımları göze çarpar. Bu aktarımlar ister başta olsun ister sonda, yazarın kendi istediği yere koyduğu başlangıç tümcelerini içerir ya da içermez. İletilen tümce tam bir serbesti içinde, doğal konuşmayı tam bir bağımsız aktarımın içerdiği, ama geleneksel aktarımlarda bulunmayan birtakım ünlem sözcük ve sözcük öbeklerini içine alarak doğallığı daha iyi yansıtır. Verilen örneklerde bunlar görülebilmektedir. Aşağıda ilk örnekteki bağımsız dolaylı konuşma aktarımında, olayın geçmişte olup bittiği ve verilenin de konuşma aktarımı olduğu, yüklem öbeğindeki zaman birimlerinin geçmiş zaman yükü taşımalarından anlaşılmaktadır:

… ” … Hah, bak anjindi işte. Demedim miydi ben sana? Sen kafana takma’ydı Veysel’i. Bi alfa çakardık şimdi, dipçik gibi olurdun bir haftada.”
“Ay, hadi inşallah,” dedi Berna. … … … Veysel arada sırada delilik hakkını kullanıp saçmalardı ara sıra böyle. Hele tahlil sonucunu görelim’di bir, değil mi? … … … … Ulan, Allah belanı versindi lan Veysel!” (s. 45)

Aşağıdaki alıntı, bağımsız dolaylı bir konuşma aktarımında iletilen tümcedeki hayret, meydan okuma gibi seslerin ve sözcüklerin aktarma sırasında nasıl iletilebildiklerine ilişkin bir örnektir:

“Bana baak, sen kimin babasına namert diyordun birader? Ağır ool, ağır ool’du, hoop’tu, dur bakalım’dı hele, bir daha söyle’ydi bakalım.” (s. 140)

Aşağıdaki örnekte, geleneksel aktarmalarda kullanılamayan ünlem, acıma, yok sayma duygularını açıklamak için kullanılan sözler, bağımsız dolaylı düşünce aktarımı olarak kullanılmıştır:

“Kâzım, hiç de şaka ediyormuş gibi durmayan kartal gagalı doktoru yandan süzüp bir an köpeğin sahiden de yoğun bakımda olabileceğine inanır gibi oldu. Ama yok artık’tı… Hadi canım’dı.” (s. 163)

Anlambilim açısından, ‘Ama yok artık’tı’ tümceciği, ‘Köpek yoğun bakımda olamaz.’ anlamıyla, ‘Köpek yoğun bakımdadır.’ tümcesinin verdiği anlamın tersini veren bir tümce, ‘Hadi canım!’ öbeği de ‘Köpeğin yoğun bakımda olmasına olanak yoktur.’ gibi bir anlam yüküyle köpeğin yoğun bakımda olmasının olanaksızlığını vurgulayan, böylece ‘Yok artık!’ın anlamını güçlendiren bir söz öbeğidir.
Üretici Anlambilim ve Durum Bilgisi, bir zamanlar bu konular üzerinde oldukça yoğun çalışmalar yapmıştı. Yukarıdaki alıntıda önemli olan nokta, biraz önce de sözü edildiği gibi, bağımsız dolaylı konuşma ve düşünce aktarımlarında, yukarıdaki örnekte görülen ‘Ama yok artık’ ve ‘Hadi canım’ gibi sözlerin de olağan tümceler gibi aktarılabilmesidir.

Aşağıdaki alıntıda, altları çizili iki örnekten birincisi konuşmayı, ikincisi ise düşünceyi aktaran bağımsız aktarmalardır:

“Haklısın da…
Haklı değildi Fehiman. Hep Celil haklıydı. Siz haklıydınız. Tabii canım, yazıktı sokak çocuklarına. Koca kadındı bu ne de olsa. Üzgünmüş, yalnızmış, teselliye muhtaçmış, ne önemi vardı? Yok yok. Bitmişti bu iş. Buraya kadardı. Gelme üstüme’ydi rica ederim. … … … Ne yapacağını biliyor gibiydi sanki. Madem ki çocuk kendine gelmiş, bir iki soru soralımdı bakalım.” (ss. 331-332)

Dolaysız aktarımlarla dolaylı aktarımların en kolayca birbirine geçebildiği aktarım türlerinin bağımsız aktarımlar olarak gözüktüğü bilinmektedir.
Aşağıdaki örnek bu özelliği göstermektedir:

“Adama bak; bi de hava yapıyordu buna. Nasıl gelmezdi yaa, nasıl gelmezdi? Kreş miydi orası kardeşim? Sokaktı sokak. İti vardı kurdu vardı. Hadi’ydi. Bilgiç bilgiç konuşmayı bırak’tı da kalk gidelim’di bi an evvel, bi bakalım’dı ne var ne yok, üç beş kuruş götürelim’di, önümüz kış’tı.” (s. 142)

İletilen tümcelerde yapılması gereken zaman değişikliklerini tümcelerin kendi yüklemleri içinde kullanan anlatım türlerinin Sezgin Kaymaz’ın en çok seçtiği aktarım türü olması gerekir; çünkü bu tür aktarımlar romanlarında çok sık görülmektedir.
Örnekteki ilk tümce dolaysız düşünce, son öbekteki iki tümce ise bağımsız dolaylı düşünce aktarımlarıdır:

“Aptallaştı tabii çocuk,” diye düşündü Naim Orhun. İnşallah gözüne duman kaçtı. Bir de durup dururken zırıl zırıl ağladı sanıp eşek kadar adamı şimdi… … … İnsan olalımdı lan biraz. Hâlden anlayalımdı. … …” (s. 46)

Canlandırdıkları tiplerin günlük yaşamda kullandıkları dilde doğallıklarını yansıtmak için gerekirse küfür içeren yerleri alınmamıştır:

“… … Yazıktı be! Bi karının aklına uyup da nasıl kıydın’dı şuncağıza a a… k…un de…u! Nasıl kıydın’dı. Şuna bak’tı.” (s. 61)

Romanda düşünce aktarımları da en az konuşma aktarımları kadar önemli yer tutmaktadır. Olaydaki kişiler zaman zaman kendi kendileriyle iç konuşmaya girerler:

“Evet?
Nasıl diyelimdi?
Eee?
Hava yapalım’dı biraz. Eselim üfürelim’di. “Aşk…” diyelim’di… kalbin derinlikölçeri, ruhun altimetresidir, kesindir bu, şaşmaz bilgidir, ama gene de sırdır o meret, gene de bilinmezdir.” (s. 69)

Gerçek yaşamda kişiler gerçek kişilerle konuşur, ama bir yandan da kendi iç düşünceleriyle iletişim durumundadır. Kısas’ta bu durum sık sık görülür. Aktarma aracı gene bağımsız aktarımlardır:

“Üzülmüştü Mehmet Sana. Ama olsun be, ne iyi etmişti de aramıştı. Bundan sonra daha sık arardı değil mi inşallah? Valla onun orasına rufailer karışırdı. Bakarsın arardı, bakarsın aramazdı. “Sen de sanki hasret gittiydin benim gül yüzüme!” Olur muydu canım? Nasıl hasret gidiyordu hem de Mehmet Sana. “Nerelerde saklanıyordun ya peki Üstadım? Yav Mehmet, aradığımıza arayacağımıza pişman etme’ydi kardeşim. Sana ne’ydi birader? Var mı bir yaramazlık diye aramıştık işte. Bizim iti ararsak bulamayacağımızı bildiğimizden aramıştık, kötü mü etmiştik? Ne yaptınız’dı ne ettiniz’di, anlat hele’ydi. Bizim it gene ihtisas peşinde koşmuyordu inşallah? Gelip gitmeleri me âlemdeydi? Anlatsana Mehmetçim yahu. Uslu duruyor mu benim mal değneği?” (ss. 154-155)

Aşağıdaki alıntıda başlangıç tümcesi olmadan yapılan düşünce aktarımı bağımsız öbeğe girmekle birlikte, eylem anlatı aktarımı olarak ele alanlar da olabilir:

“Rafet Dülger abluka altındaydı. Zila’nın el, hem de göz menzilinde. Sözde üst katların tahliye meselesindeki gelişmeleri nakletmek için gelmişti, ama işte… Zila’ydı bu, ne yapacaktın? Ki fena dokunuyor, tehlikeli sokuluyor, kötü elliyordu kadın. Ki Gülhan çok pis bakıyordu. Ki kendi tahliye olmak üzereydi bizzat. Ki açık renk pantolon giymişti, kötü bir şey olmazdı inşallah… Ki oldu…” (s. 183)

Bağımsız dolaylı aktarımlar bazen yazarları her aktarmanın başında kullanılması gereken başlangıç tümcelerini gereksiz yinelemekten kurtarabilmektedir. Böyle bir kullanımda hem yineleme yapılmaz, hem de yazarın deyiş biçimine çeşitlilik katılmış olur.

Aşağıdaki bağımsız dolaylı konuşma aktarımında böyle bir durum görülmektedir:

“Çırpınmayın,” dedi Kadri Bilgin. Söyletmeyin’di beni şimdi ayrıca.
Bir evlat edinen, şu bu?
Güldürmeyin’di.
Yahu bir haftaya kalmaz tımarhanelik olurdu çocuk. O zaman niye kurtardıktı biz onu? Daha beter olsun diye mi?
Ha şunu bileydiniz’di.” (ss. 300-301)

Sezgin Kaymaz bağımsız dolaylı konuşma ve düşünce aktarımlarını diğer aktarma yöntemlerinden daha çok kullanmaktadır. Bu aktarım yönteminin konuşma ve düşüncenin aktarılmasında aktarıma doğallık niteliği verilmesi için sağladığı kolaylıkları sezmiş olacak, yazar bu tür aktarımı çok kullanmaktadır. Hemen her iki üç tümcede bir araya bir ‘… dedi’, ‘…diyordu’ gib giriş, başlangıç tümcesi sokuşturmanın, anlatım ve aktarımdaki doğallığı bozarak konuyu bu aktarımı yapan aktarımcının egemenliğine sokmaktan başka bir işe yaramadığı da açıktır.
Sezgin Kaymaz bunu görebildiği için bağımsız dolaylı aktarım yolunu seçmekte, üstelik asıl konuşmada olmasına karşın aktarımda kullanılmayan ünlem, ses, bazı parçalarüstü ses ögeleri, vb. gibi dilbilimde önemli kullanımları da bu aktarım türünde gösterebilmektedir.

Sonuç

Yukarıdaki incelemede Sezgin Kaymaz’ın Kün, Deccal’ın Hatırı, Kısas adlı romanları betimlemeler ve canlılaşmış eğretilemeler, yinelemeler, dil sürçmelerine neden olan tekerlemeler, bazı sesbilim ve sözbilim ögeleri ve bağımsız dolaylı düşünce ve konuşma aktarımları ele alınarak incelenmiştir.
Yazarın anılan bu dilbilisel ve deyişsel ögeleri kendine özgü yaratıcılıkla kaleme almasıyla kendisine Çağdaş Türk Yazını’nda önemli bir yer açtığı görülmektedir. Yazarlar yalnızca birtakım olayları anlatmakla kalmaz, anlatım ve aktarımları sırasında kendileri bir kurmaca dünya yaratırlar; bu dünyada canlılar yaratırlar, onlara kurmaca yaşamlar verirler.
Yazar bu kurmaca dünyada yarattığı canlıları ne kadar asıl canlılara benzetebilirse işte o yazarın yaptıkları evrende yankılanır.
Sezgin Kaymaz, bunu yapabilen yazarlar arasına girmiştir.

___________________________________________________________________

KAYNAKÇA
___________________________________________________________________

Fludernik, Monica. (1993). The fictions of language and the languages of fiction. Routledge. London, New York, England and USA.

Kaymaz, Sezgin. (2013) Kün. İletişim Yayıncılık. İstanbul.
(2014) Deccal’ın Hatırı. İletişim Yayıncılık. İstanbul.
(2014) Kısas. İletişim Yayıncılık. İstanbul.

Leech, Geoffrey N. ve Mick Short. (1981) Style in fiction. A Linguistic Intrroduction to Fictional Prose. Longman. London. England.

Leech, Geoffrey ve N. Leech. (2013). Meaning and the English verb. Routledge. New York. USA.

Özünlü, Ünsal. (2001) Edebiyatta dil kullanımları. Multilingual. İstanbul.

Vandelanotte, Lieven. (2009). Speech and thought representation in English: A cognitive-functional approach. Mouton de Gruyter. Germany.

Bir Sezgin Kaymaz Efsanesi “Geber Anne!”

ilk olarak 1998 yılında iletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve okurunun gönlünde ayrı bir yer tutan “Geber Anne!” Yeni kapağı ve gözden geçirilmiş hâliyle yeni kitabı “Nefha” ile birlikte yazarları arasına katıldığı Kırmızı Kedi Yayınları etiketiyle yayınlandı.

Kitap Tanıtımından

“…kadının yüzüne doğru, yılan gibi tısladı: Geber Anne!”

Depremlere karşı durabilecek kadar sağlam, bir kanat hareketiyle yıkılacak kadar hassas bir ilişki.

O aşkı hali tek hamlede nefrete dönüştüren bir şüphe.

Sonrasında yeni hayatların olduğu bir ölüm…

Ölüsü dirisiyle, Sarı’sı Çomar’ıyla, birliği felaketiyle,

Ankaralı İsmailoğlu ailesinin zamandan bağımsız hikayesi.

Geber Anne, Sezgin Kaymaz’ın alameti farikalarından…